KUR’AN’DA
MEKANLA İLGİLİ KAVRAMLAR
Haysu
=======
[Bu
kelime Kitap’ta iki manada kullanılıyor; “yer” ve “yön”.
“Yer” manasında geçtiği ayetlerde, sınırları belli olmayan
bir yer manasında kullanılıyor. “Yön” manasında geçtiği
ayetlerde ise daha çok “min” (den) ekiyle kullanılıyor. Bu
çerçevedeki kullanımları “boyut” manasına da gelebiliyor
(7/27, 7/182).]
2/35
“Dedik ki: Ey Adem sen ve eşin o cennette yerleşin ve onda
dilediğiniz yerde rahatça [bol bol] yiyin (= Üskun
ente ve zevcüke’l cennete ve küla ragaden minha haysu şi’tuma)
…”
(adem,
cennet, dilediğiniz yerden, yemek)
2/58
“[Beni İsrail’e] Dedik ki: Şu şehre girin ve onda
dilediğiniz yerde yiyin (= fe
külu minha haysu şi’tum)
…” (karye, girmek, dilediğiniz yerden, yemek)
2/144
“… nerede olursanız yüzünüzü ona doğru [Mescid-i
Haram’a] çevirin (= ve haysu ma
küntüm
fe vellu vucuheküm şatrahu) …”
(olduğunuz
yer, yüzünüzü çevirin, kabenin tarafı)
2/149
“Nereden [yola] çıkarsan yüzünü Mescid-i Haram’a doğru
çevir, bu elbette Rabbinden gelen gerçektir (= ve
min haysu haracte fe velli vecheke şatral mescidil harami
ve innehu lel hakku min rabbike).”
(yola
çıktığın yer, yüzünü çevirmek, mescidi haram, taraf, hakk)
2/150
“Nereden [yola] çıkarsan yüzünü Mescid-i Haram’a çevir,
nerede olursanız yüzünüzü ona doğru tarafına çevirin ki
insanların aleyhinize bir delili olmasın (= ve
min haysu haracte fe velli vecheke şatral mescidil harami ve innehu
lel hakku min rabbike) …”
(yola
çıktığın yer, olduğunuz yer, yüzünü çevirmek, mescidi
haram, taraf)
2/191
“[Sizinle savaşanlar] onları nerede yakalarsanız öldürün,
onların sizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın (=
vaktuluhum haysu sakiftumuhum ve
ahricuuhum min haysu ahracuukum) …”
(yakaladığınız
yer, sizi çıkardıkları yer)
2/199
“Sonra insanların akın akın döndüğü yerden siz de akın
akın dönün ve Allah’dan mağfiret dileyin (= sümme
efiyduu min haysu efaadannasu) …”
(insanlar,
akın akın döndüğü yerden)
2/222
“… adet gören kadınlar temizlendikleri zaman Allah’ın
emrettiği yerden onlara yaklaşın (= fe’tu
hunne min haysu emerekum-ullah) …”
(emrettiği
yer, yaklaşmak)
4.89
“ … eğer [o münafıklar] yüz çevirirlerse [size karşı
dönererse] onları bulduğunuz yerde yakalayın ve öldürün,
onlardan ne bir dost, ne de yardımcı tutmayın (= fe
in tevellev fe huzuuhum vaktuluhum haysu veced tumuhum).”
(bulduğunuz
yerde, yakalamak, öldürmek)
4.91
“… eğer onlar sizden uzak durmazlar, sizinle barış içinde
yaşamak istemezler ve ellerini savaştan çekmezlerse, onları
bulduğunuz yerde yakalayın ve öldürün (= fe
huzuuhum vaktuluuhum haysu sakiftumuuhum);
işte böylelerine karşı size açık bir yetki (= sultan)
verdik.”
(bulduğunuz
ve yakaladığınız yer, sultan)
6/124
“… Allah, elçiliği nereye yapacağını bilir (= allahu
a’lemu haysu yec’alu risaletehu) …”
(Allah, risalet, nereye, yapmak,
bilmek)
7/19 “Ey
Adem, sen ve eşin o cennette durun, dilediğiniz yerden yiyin (= ve
ya ademu eskün ente ve zevcükel cennete fe küla min haysu şi’tuma)
…”
(adem,
cennet, dilediğiniz yerden, yemek)
7/27
“… çünkü o [şeytan] ve kabilesi, onları göremeyeceğiniz
yönden sizi görürler (= innehu
yeraküm huve ve kabiluhu min haysu la teravnehüm)
…”
(şeytan
ve kabilesi, görür, yön, siz göremezsiniz)
7/161
“Onlara [Beni İsrail’e] demiştik ki: Şu şehre yerleşin,
ve dilediğiniz yerden yiyin (= ve
iz kıyle lehum üskunu hazihil karyete ve külu minha haysu şi’tüm)
…”
(şehre
yerleşmek, dilemek, yer, yemek)
7/182
“Ayetlerimizi yalanlayanları bilmedikleri yönden tedricen
[helake] yaklaştıracağız (= vellezine kezzebu bi
ayatina se nestedricuhüm min haysu la ya’lemun).”
(ayet, yalanlamak,
bilmedikleri yön, yavaş yavaş yaklaştırmak)
9/5
“Haram ayları çıkınca müşrikleri bulduğunuz yerde
öldürün; onları yakalayın, hapsedin ve her gözetleme yerinde
oturup onları bekleyin; eğer tövbe ederler, namazı kılarlar,
zekatı verirlerse yollarını serbest bırakın; çünkü Allah,
bağışlayandır, esirgeyendir (= faktulül
müşrikine haysu vecedtümuhum).”
(haram
aylar, müşrikler, bulduğunuz yerde, öldürmek)
12/56
“Böylece Biz Yusuf’a o ülkede iktidar verdik, orada dilediği
yerde konaklardı (= ve
kezalike mekkenna li yusufa yetebevveu minha haysu yeşa);
Biz dilediğimiz kimseye rahmetimizi ulaştırırız, güzel
davrananların ecrini zayi etmeyiz.”
(yusuf,
ülke, mekkenna li, dilediği yer, dilediğimiz, kimse)
12/68
“[Yusuf’un kardeşleri] babalarının emrettiği yerden şehre
girdi (= velemma dahalu min haysu emerehüm ebuhüm) …”
(babalarının
emrettiği yerden, şehre girmek)
15/65
“Hemen gecenin bir kısmında aileni yürüt, sen [Lut] de
arkalarından git, içinizden hiç kimse arkasına bakmasın;
emredildiğiniz yere/yöne gidin (= vemduu haysu tu’merun)
(emredildiğiniz
yer/yön, gitmek)
16/26
“Onlardan öncekiler de tuzak kurmuşlardı; Allah [emri]
onların binalarının temellerinden gelmiş, üstlerindeki tavan
başlarına çökmüştü ve azab onlara farkında olmadıkları bir
yönden gelmişti (=
ve eta hum’ül azabu min haysu la yeş’uruun).”
(tuzak
kurmak, azab, gelmek, farkında olmamak, yön)
16/45
“Kötülük tuzakları kuranlar, Allah’ın kendilerini yerin
dibine geçirmeyeceğinden, yahut hiç farkında olmadıkları bir
yönden azabın kendilerine gelmeyeceğinden emin mi oldular? (= ev
ye’tiyehümül azabu min haysu la yeşuruun).”
(kötlülük
tuzakları kurmak, azab, gelmek, farkında olmamak, yön)
20/69
“Sağ elindekini at, onların yaptıklarını yutsun; çünkü
onların yaptıkları sihirbaz hiylesidir; sihirbaz da nereye gitse
felah bulmaz (= ve la yüflihus sahiru haysu eta).”
(sihirbaz,
gittiği yer, felah bulmaz)
38/36
“Biz ona [Süleyman’a] rüzgarı musahhar kıldık, O’nun
[Allah’ın] emri ile seçtiği yöne/yere sarsılmadan [yumuşak
bir şekilde] sür’atle akıp giderdi (= tecriy bi emrihi
ruhaen haysu esaab)
(seçtiği
yön, akıp gitmek)
39/25
“Onlardan öncekiler de yalanladılar, bundan dolayı azab onlara
farkında olmadıkları bir yönden geldi (= fe etahumul
azabu min haysu
la yeş’urun).”
(azab,
gelmek, farkında olmamak, yön)
39/74
“[Cennetlikler de] Bize verdiği sözü yerine getiren ve bizi
dilediğimiz yerinde oturacağımız bu Cennet yurduna varis kılan
Allah’a hamdolsun (= haysu
neşa); [Allah
için] çalışanların ecri ne güzeldir.”
(cennet,
dilediği yer, oturmak)
59/2 “… fakat Allah [emri
ile] onlara hesab etmedikleri yönden geldi (= fe etahumullahu min
haysu lem yahtesibu) …”
(Allah’ın
emri, gelmek, hesab etmedikleri, yön)
65/3 “Ve [Allah] onu hesab
etmediği yönden
rızıklandırır (= ve yerzukuhu min haysu la yahtesib);
kim Allah’a dayanırsa O, ona yeter; Allah emrini yerine getirendir
(= innallahe baligu emrihi);
Allah herşey için bir ölçü koymuştur (= kad
ce’al allahu li külli şey’in kadra).”
(hesab etmediği,
yön, rızıklandırır, emr, kadr)
65/6
“[Boşadığınız] o kadınları oturduğunuz yerin [evinizin]
bir bölümünde oturtun (= eskinuu hunne min haysu
sekentüm min vücdiküm) …”
(oturduğunuz
yer, bir bölümü)
68/44
“Bu sözü yalanlayanları bana bırak, onları bilmedikleri
yönden derece derece azaba yaklaştıracağız (= min
haysu la ya’lemun)
(azab,
yaklaştırmak, bilmediği yön)
Şatr
(bir şeye doğru)
==========
[Kur’an’da şatr
kelimesi “bir şeye doğru” (mesela “Mescid-i Haram’a doğru)
manasında geçiyor. Bu bakımdan haysu
kelimesinden ayrılıyor.]
2/144
“… nerede olursanız yüzünüzü ona doğru [Mescid-i
Haram’a] çevirin (=
ve haysu ma küntüm fe vellu vucuheküm şatrahu)
…”
(olduğunuz
yer, yüzünüzü çevirin, kabenin tarafı)
2/149
“Nereden [yola] çıkarsan yüzünü Mescid-i Haram’a doğru
çevir, bu elbette Rabbinden gelen gerçektir (= ve
min haysu haracte fe velli vecheke şatral mescidil harami ve innehu
lel hakku min rabbike).”
(yola
çıktığın yer, yüzünü çevirmek, mescidi haram, taraf, hakk)
2/150 “Nereden
[yola] çıkarsan yüzünü Mescid-i Haram’a çevir, nerede
olursanız yüzünüzü ona doğru çevirin ki insanların aleyhinize
bir delili olmasın (= ve
min haysu haracte fe velli vecheke şatral mescidil harami ve innehu
lel hakku min rabbike) …”
(yola
çıktığın yer, olduğunuz yer, yüzünü çevirmek, mescidi
haram, taraf)
Canib
(yan, taraf)
================
[Kur’an’da canib
kelimesi “yan” ve “taraf” manalarına geliyor.]
17/68
Yoksa karayı yana çevirip sizi batırmayacağından (= en
yahsife biküm canib-el berri) … emin mi
oldunuz? …
19/52
Ona [Musa’ya] Tur’un sağ yanından seslendik (= min
canib-it turil eymeni) …
20/80
Ey İsrail oğulları, Biz sizi düşmanınızdan kurtardık ve
Tur’un sağ yanında [Musa ile konuşmayı] size vaad ettik (= ve
vaadnaküm canib-it turil eymeni)
28/29
Musa o süreyi bitirip ailesiyle yola çıkınca Tur’un sağ
yanında bir ateş farketti (= felemma
kada muse’el ecele bi ehlihi aanese
min canib-it turi naren) …
28/44
Biz, o emri Musa’ya kaza ettiğimizde sen [o vadinin] batı
yanında değildin (= vema künte bi
canib-il garbiyyi iz kadayna ila muse’l emr)
…
28/46
Biz, [Musa’ya] seslendiğimizde sen Tur’un yanında değildin (=
ve ma künte bi canib-it turi iz
nadeyna) …
37/8
Onlar [şeytanlar] Mele-i Ala’yı dinleyemezler; onlara her yandan
[alevli ateşler] atılır (= ve
yukzefune min külli canib).
Mekanin
=======
[“Mekan”
kelimesi ayetlerde en az üç ayrı manada geçiyor. Birincisi, “bir
eşin yerine başka bir eş” (4/20), “kötülüğün yerine
iyilik” (7/95), “bir ayetin yerine” (16/101) ayetlerinde olduğu
gibi “A yerine B” şeklinde kullanılmasıdır ki burada A ve B
cisim olabildikleri gibi kavram da olabiliyor. İkincisi, sınırları
belli bir yer “mekanel beyt” (Kabe’nin yeri - 22/26) manasında
kullanılmasıdır.
Üçüncüsü ise, her mekandan (“min külli mekanin” - 10/22,
14/17, 16/112), ve uzak/yakın bir mekandan (22/31, 24/12, 34/51,
34/52, 34/53, 41/44, 50/41) şeklinde kullanılmasıdır. Burada
dikkat çeken husus hiçbir ayette “min kulli haysu” ifadesi
geçmiyor, fakat “min külli mekanin” denebiliyor.]
4/20
“Bir eşin yerine başka bir eş almayı murad ettiğinizde (= ve
in eradtüm estibdale zevcin mekane zevcin)
…”
(eş,
mekan/yerine, başka bir eş, murad etmek)
7/95
“Sonra kötülüğün yerine iyilik getirdik de [insanlar]
çoğaldılar (= sümme beddelna
mekanes seyyietil hasene);
sonra: ‘Atalarımıza da darlık ve sevinç dokunmuştu,’ dediler
[ve ibret alıp şükretmediler]; Biz de onları bir sırada ansızın
[azabımızla] yakaladık.”
(kötülük, mekan/yerine, iyilik)
10/22
“Sizi karada ve denizde yürüten O’dur; gemide bulunduğunuz
zaman, içinde bulunanları hoş bir rüzgarla alıp götürürken
bununla sevindikleri sırada birden ona şiddetli bir kasırga gelip
de her yerden dalgalar geldiği (= ve
cae hümül mevcu min külli mekanin)
ve artık kendilerinin tamamen kuşatıldıklarını sandıkları
zaman, dini yalnız Allah’a has kılarak O’na yalvarmağa
başlarlar: ‘Andolsun, eğer bizi bundan kurtarırsan
şükredenlerden olacağız.’”.
(dalgalar, her mekandan/yerden, gelir)
22/26
“Bir zamanlar İbrahim’i beytin (Kabe’nin) yerine
konaklandırmıştık (= ve iza
bevve’na li ibrahime mekanel beyt)
[ve demiştik]: Bana hiçbir şeyi ortak koşma ve tavaf edenler,
ayakta duranlar, rüku ve secde edenleri için
evimi temizle.”
(beytin
mekanı, konaklandırmak)
22/31
“Allah’a ortak koşmadan halis olarak O’nu birleyenlerden
olun; kim Allah’a ortak koşarsa o sanki gökten düşmüş de
kendisini bir kuş kapıyor veya rüzgar onu ücra bir mekanda
sürüklüyor gibidir (= ev tehviy
bihir riyhu fi mekanin sehıyk).”
(rüzgar, sürüklemek, ücra bir
mekanda)
25/12
“[Bu ateş] onları uzak bir mekandan görünce onun öfkesini ve
homurtusunu işitirler (= iza raethum
min mekanin baiydin
semiu leha tegayyuzan ve zefiyra).”
(ateş,
görünce, uzak bir mekandan)
34/51
“Telaşa düştükleri zaman [onları] bir görsen; hiçbiri
kurtulamaz; yakın bir yerden yakalanmışlardır (=
ve uhizuu min mekanin kariyb).”
(yakın
bir mekandan, yakalanmak)
34/52
“Ve ‘ona inandık’ demektedirler; ama onlar için uzak bir
mekandan [dünyadan imanı] elde etmek nasıl olabilir? (=
ve enna lehüm-üt tenavüşü min mekanin baiyd).”
(uzak bir mekandan, elde etmek)
34/53
“Oysa daha önce onu inkar etmişlerdi; uzak bir mekandan
[dünyadan] gayba atıp tutuyorlardı (= ve
yakzifune bil gaybi min mekanin baiyd).”
(uzak bir mekandan, gayba atmak)
41/44
“… inanmayanlara gelince; onların kulaklarında bir ağırlık
vardır ve bu onları körleştirir; sanki onlar uzak bir mekandan
çağırılıyorlardır (= ülaike
yunadevne min mekanin baiyd).”
(uzak
bir yerden, çağrılmak)
50/41
“Dinle, o gün çağıran yakın bir mekandan çağırır (=
festemi’ yevme yunadel münaadi min mekanin kariyb).”
(çağıran,
yakın bir mekandan, çağırır)
Mekanen
=======
5/60 … daha kötü bir durum/yer
(=şerrun
mekanen)
12/77 … daha kötü bir durum/yer
(= şerrun mekanen)
19/16
… doğuda bir yer (= mekanen
şarkıyya)
19/22 … gözden [insanlardan] uzak
bir mekan (= mekanen
kasıyya)
19/57
… [İdris için] yüce bir mekan (= mekanen ‘aliyya)
19/75 … daha kötü bir durum/yer
(=şerrun mekanen)
20/58
… [Musa ve sihirbazlar için] açık [düzlük] bir yer (=
mekanen suu)
25/13 … [Cehennemde] dar bir yer
(= mekanen dayyikan)
25/34 … daha kötü bir durum/yer
(=şerrun mekanen)
Mekaneküm
========
10/28 … yerlerinize! (=
mekaneküm)
Mekanehu
=======
7/143
... sen [Musa] Beni göremezsin fakat dağa bak, eğer o mekanında
(= mekanehu)
durursa Beni göreceksin! Rabbi dağa tecelli edince onu darmadağın
etti ve Musa da düşüp bayıldı …
12/78 [Yusuf’un kardeşleri]
onun yerine (= mekanehu) bizi al, dediler …
28/82 Dün onun [Karun’un]
yerinde (= mekanehu)
olmayı temenni edenler…
Mekanetiküm
===========
6/135
… elinizden geleni / imkanınızda olanı yapın (= i’mel
ala mekanetiküm)
11/93 … elinizden
geleni / imkanınızda olanı yapın (= i’mel ala
mekanetiküm)
11/121
… elinizden geleni / imkanınızda olanı yapın (= i’mel
ala mekanetiküm)
39/39
… elinizden geleni / imkanınızda olanı yapın (= i’mel
ala mekanetiküm)
Mekanetihim
==========
36/67
Dilesek kılıklarını değiştirip onları oldukları yerde
dondururduk (= ve
leve neşau le mesahnahum ‘ala mekanetihim),
ne ileri gider, ne geri dönebilirlerdi.
Kün
=======
[Kitap’ta
“kün” ve “mekan” kelimeleri
aynı kökten geliyor (k-v-n). Emr hazırlandıktan sonra ona “ol”
denince, bir mekan kazanmış oluyor ve onunla bir “şey” ortaya
çıkıyor. Böyle bir kavram başka hiçbir kitapta yok.]
2/117 O,
göklerin ve yerin yaratıcısıdır; bir emri kaza ettiğinde ona
ol, der böylece o olur (= ve iza kada
emren fe innema yekulu lehu kün fe yekun).
3/47
O, bir emri kaza ettiğinde ona ol, der o da olur (= iza
kada emren fe innema yekulü lehu kün fe yekun).
3/59 Allah
indinde İsa’nın durumu Adem’in durumu gibidir; onu [Adem’i]
topraktan yarattı, sonra ona ol, dedi böylece o da oldu (= sümme
kale lehu kün fe yekun).
6/73
Gökleri ve yeri hakk olarak yaratan O’dur; ol dediği gün olur
(= ve yevme yekulü kün fe yekun);
sözü hakkdır [gerçekleşir].)
7/144
[Musa] … şükredenlerden ol (= fe
kün min eş-şakiriyn)
15/98 … secde edenlerden ol (= ve
kün min es-sacidiyn)
16/40
… onu murad ettiğimizde bir şey hakkında sözümüz ol,
demektir, o da olur (= innema
kavluna li şey’in iza eradnahu
en nekule lehu kün fe yekun).
19/35 O,
bir emri kaza ettiğinde ona ol, der o da olur (= iza
kada emren fe innema yekulü lehu kün fe yekun).
36/82 O,
bir şeyi murad ettiği zaman emri ol, demektir, o da olur (= innema
emruhu iza erade şey’en en
yekule lehu kün fe yekun).
39/66 …
ve şükredenlerden ol (= ve
kün min eş-şakiriyn)
40/68 O,
bir emri kaza ettiği zaman ona ol, der o da olur (= fe
iza kada emren fe innema yekulü lehu kün fe yekun).
[Yukarıdaki
iki ayette (3/59, 6/73) dikkat çeken bir husus haleka
(= yaratma) kelimesinin “bir şeyi tasarlamak” manasında
geçtiğidir. Bu ayetlerde yaratma, kün
(= ol) emriyle o şeyin varlık haline getirimesinden önceki bir
fiil için kullanılıyor. Diğer bir husus da şudur: erade
(= murad etmek) kelimesinin kün
(= ol) kelimesiyle geçtiği ayetlerde “şey” kelimesi
geçmektedir (16/40, 36/82), fakat emrin kaza edilmesinden (= iza
kada emren) bahsedilen
ayetlerde, “şey” kelimesi geçmiyor, “kada” kelimesi sadece
İsa’nın yaratılışı ile ilgili ayetlerde (2/117, 3/47, 19/35)
ve insanın yaratılmasıyla ilgili bir ayette (40/68) geçiyor.
Buradaki ayetlerde kada (= kaza etmek) kelimesi bir
olayın
gerçekleştirilmesi için, erade kelimesi ise
bir şeyin varlık
getirilmesi için kullanılıyor.]
Künu
=======
2/65 …
bu yüzden onlara, aşağılık maymunlar olun, dedik (= fe
kulna lehüm künu kıradeten hasiıyn)
2/135 …
“yahudi veya hıristiyan olun (= künu huuden ev nasara)
ki doğru yolu bulasınız,” dediler
3/79
… öğrettiğiniz kitab ve tedris ettikleriniz gereğince Rabbe
halis kullar olun (= künu rabbaniyyin)
4/135 …
insafı ayakta tutanlar olun (= künu
kavvamine bil kıst)
5/8 …
insafı ayakta tutanlar olun (= künu
kavvamine bil kıst)
7/166 …
onlara, aşağılık maymunlar olun, dedik (=
kulna lehüm künu kıradeten hasiıyn)
9/119
… sadıklarla beraber olun (= künu
mea-s sadikıyn)
17/50
… ister taş olun ister demir (= künu
hıcareten ev hadid)
61/14 …
ey iman edenler … Allah’a yardım edenler olun (= künu
ensarallah).
Küniy
=======
21/69
Dedik ki: Ey ateş, İbrahim için serin ve selametli ol! (=
kulna ya naaru kuniy berden ve selamen li ibrahim).
Ard
=======
[“Ard”
kelimesi Kitap’ta yaklaşık 450 ayette geçmektedir. Kitap’ta bu
kelime birkaç manada kullanılıyor: 1) Yer küresi, arz, 2) Ülke -
ardil mısr,
3) Arazi, tarla, 4)
Kozmolojik çerçevede semavatın (uzayların) karşıtı olarak
“kütlesi olan maddi varlık”, yani “madde”. Ayrıca, dikkat
etmek gerekiyor ki, “ard” kelimesinin çoğulu da gene “ard”dır.
]
Sema
====
[Kur’an’da sema
kelimesi, “gökyüzü”, “güneş sistemini içine alan mekan”
(= semaed dünya), ve “uzay” manasına da gelebilir. Buna göre
bunun çoğulu olan semavat
kelimesi “uzaylar” manasına gelebilir.]
Karye:
şehirden küçük, binaları toplu halde bulunan yer, kasaba.
Medine:
şehir
Belde: mevki, (bölge?)
Karn: nesil
Kuruun: nesiller
KUR’AN’DA
MEKANLA İLGİLİ KAVRAM GRAFİKLERİ
Haysu
=======
[Bu
kelime Kitap’ta iki manada kullanılıyor; “yer” ve “yön”.
“Yer” manasında geçtiği ayetlerde, sınırları belli olmayan
bir yer manasında kullanılıyor. “Yön” manasında geçtiği
ayetlerde ise daha çok “min” (den) ekiyle kullanılıyor. Bu
çerçevedeki kullanımları “boyut” manasına da gelebiliyor
(7/27, 7/182).]
“yer”
manasında
--------------------
sen ve eşin
o cennette yerleşin ve onda
dilediğiniz yerde rahatça yiyin 2/35
sen ve eşin o
cennette durun, dilediğiniz
yerden yiyin 7/19
Hamdolsun Allah’a ki, bizi dilediğimiz
yerinde oturacağımız
bu cennet yurduna varis
kıldı 39/74
Yusuf’a o ülkede iktidar verdik, orada dilediği
yerde konaklardı 12/56
[Yusuf’un
kardeşleri] babalarının
emrettiği yerden
şehre girdi 12/68
[Beni
İsrail’e] dedik ki: Şu şehre girin ve onda
dilediğiniz yerde yiyin 2/58
[Beni
İsrail’e] demiştik ki: Şu şehre yerleşin, ve dilediğiniz
yerden yiyin 7/161
nerede
olursanız
yüzünüzü ona doğru [Mescid-i Haram’a] çevirin 2/144, 2/150
Nereden
[yola] çıkarsan
yüzünü Mescid-i Haram’a doğru çevir 2/149, 2/150
[onları]
bulduğunuz
yerde 4/89, 4/91, 9/5
[size karşı
savaşanları] nerede
yakalarsanız 2/191
sizi
çıkardıkları yerden
siz de onları çıkarın 2/191
insanların
akın akın döndüğü yerden
siz de akın akın dönün 2/199
[Boşadığınız]
kadınları oturduğunuz
yerin bir bölümünde oturtun 65/6
kadınlar
temizlendikleri zaman Allah’ın
emrettiği yerden
onlara yaklaşın 2/222
Allah, elçiliği
nereye yapacağını bilir 6/124
emredildiğiniz
yere gidin 15/65
sihirbaz nereye gitse felah bulmaz 20/69
“yön”
manasında
---------------------
[Allah] onu
hesab etmediği yönden
rızıklandırır 65/3
Allah [emri ile] onlara hesab etmedikleri yönden
geldi 59/2
azab onlara farkında
olmadıkları bir yönden
gelmişti 16/26, 39/25
hiç farkında
olmadıkları bir yönden
azabın kendilerine
gelmeyeceğinden
emin mi oldular? 16/45
[onları]
bilmedikleri yönden tedricen
[helake] yaklaştıracağız 7/182
onları
bilmedikleri yönden
derece derece azaba yaklaştıracağız 68/44
o [şeytan] ve
kabilesi, onları
göremeyeceğiniz yönden sizi görürler 7/27
[Allah’ın]
emri ile seçtiği
yöne/yere sarsılmadan
sür’atle akıp giderdi 38/36
Şatr
(bir şeye doğru)
==========
[Kur’an’da şatr
kelimesi “bir şeye doğru” (mesela “Mescid-i Haram’a doğru)
manasında geçiyor. Bu bakımdan haysu
kelimesinden ayrılıyor.]
nerede
olursanız yüzünüzü
ona doğru [Mescid-i Haram’a] çevirin 2/144,
2/150
Nereden [yola]
çıkarsan yüzünü
Mescid-i Haram’a doğru çevir 2/149, 2/150
Canib
(yan, taraf)
================
[Kur’an’da canib kelimesi
“yan” ve “taraf” manalarına geliyor.]
karayı
yana çevirip
sizi batırmayacağından …emin mi oldunuz? 17/68
Musa o
süreyi bitirip ailesiyle yola çıkınca Tur’un
sağ yanında bir
ateş farketti 28/29
[Musa’ya] Tur’un
sağ yanından seslendik 19/52
Tur’un
sağ yanında
[Musa ile konuşmayı] size vaad ettik 20/80
Biz, o emri
Musa’ya kaza ettiğimizde sen [o vadinin]
batı yanında
değildin 28/44
Biz,
[Musa’ya] seslendiğimizde sen
Tur’un yanında
değildin 28/46
[şeytanlar]
Mele-i Ala’yı dinleyemezler; onlara her yandan
[şihab] atılır 37/8
Mekanin
=======
[“Mekan”
kelimesi ayetlerde en az üç ayrı manada geçiyor. Birincisi, “bir
eşin yerine başka bir eş” (4/20), “kötülüğün yerine
iyilik” (7/95), “bir ayetin yerine” (16/101) ayetlerinde olduğu
gibi “A yerine B” şeklinde kullanılmasıdır ki burada A ve B
cisim olabildikleri gibi kavram da olabiliyor. İkincisi, sınırları
belli bir yer “mekanel beyt” (Kabe’nin yeri - 22/26) manasında
kullanılmasıdır. Üçüncüsü
ise, her mekandan (“min külli mekanin” - 10/22, 14/17, 16/112),
ve uzak/yakın bir mekandan (22/31, 24/12, 34/51, 34/52, 34/53,
41/44, 50/41) şeklinde kullanılmasıdır. Burada dikkat çeken
husus hiçbir ayette “min kulli haysu” ifadesi geçmiyor, fakat
“min külli mekanin” denebiliyor.]
Bir
eşin yerine başka bir eş
almayı murad ettiğinizde 4/20
kötülüğün
yerine iyilik getirdik 7/95
her
yerden dalgalar geldiği 10/22
İbrahim’i
beytin (Kabe’nin) yerine konaklandırmıştık
22/26
rüzgar onu ücra bir mekanda sürüklüyor
gibidir 22/31
[Cehennem] onları
uzak bir mekandan görünce 25/12
yakın
bir yerden
yakalanmışlardır 34/51
onlar için uzak bir mekandan
[dünyadan] imanı kazanmak 34/52
uzak bir mekandan
[dünyadan] gayba atıp tutuyorlardı 34/53
sanki [o inanmayanlar] uzak bir mekandan
çağırılıyorlardır 41/44
Dinle, o
gün çağıran
yakın bir mekandan çağırır 50/41
Mekanen
=======
daha kötü bir durum/mekan 5/60, 12/77,
19/75, 25/34
doğuda
bir mekan 19/16
gözden [insanlardan] uzak bir mekan 19/22
[İdris için]
yüce bir mekan 19/57
[Musa ve sihirbazlar için] açık
[düz] bir mekan 20/58
[Cehennemde] dar bir mekan 25/13
Mekaneküm
========
yerlerinize! 10/28
Mekanehu
========
dağa bak,
eğer o mekanında
durursa Beni göreceksin! 7/143
[Yusuf’un
kardeşleri] onun yerine bizi al, dediler 12/78
[Karun’un] yerinde
olmayı temenni edenler 28/82
Mekanetiküm
===========
elinizden
geleni / imkanınızda olanı yapın 6/135, 11/93,
11/121, 39/39
Mekanetihim
==========
Dilesek
kılıklarını değiştirip onları
oldukları yerde dondururduk 36/67
Kün
=======
[Kitap’ta
“kün” ve “mekan” kelimeleri aynı kökten geliyor (k-v-n).
Emr hazırlandıktan sonra ona “ol” denince, bir mekan kazanmış
oluyor ve onunla bir “şey” ortaya çıkıyor. Böyle bir kavram
başka hiçbir kitapta yok.]
bir emri
kaza ettiğinde ona ol, der böylece o olur 2/117, 3/47,
19/35, 40/68
murad
ettiğimizde bir şey için sözümüz ol, demektir, o da
olur 16/40
bir şeyi
murad ettiğinde emri, ol demesidir, o da olur 36/82
onu topraktan
yarattı, sonra ona ol, dedi böylece o da oldu
3/59
(= sümme kale lehu kün fe yekun).
Gökleri ve yeri hakk olarak yaratan O’dur;
ol dediği gün olur
6/73
şükredenlerden
ol 7/144, 39/66
secde edenlerden ol 15/98
[Yukarıdaki
iki ayette (3/59, 6/73) dikkat çeken bir husus haleka
(= yaratma) kelimesinin “bir şeyi tasarlamak” manasında
geçtiğidir. Bu ayetlerde yaratma, kün
(= ol) emriyle o şeyin varlık haline getirimesinden önceki bir
fiil için kullanılıyor. Diğer bir husus da şudur: erade
(= murad etmek) kelimesinin kün
(= ol) kelimesiyle geçtiği ayetlerde “şey” kelimesi
geçmektedir (16/40, 36/82), fakat emrin kaza edilmesinden (=
iza kada emren)
bahsedilen ayetlerde, “şey” kelimesi geçmiyor, “kada”
kelimesi sadece İsa’nın yaratılışı ile ilgili ayetlerde
(2/117, 3/47, 19/35) ve insanın yaratılmasıyla ilgili bir ayette
(40/68) geçiyor. Buradaki ayetlerde kada (= kaza
etmek) kelimesi bir olayın
gerçekleştirilmesi için, erade kelimesi ise
bir şeyin varlık
getirilmesi için kullanılıyor.]
Künu
=====
onlara,
aşağılık maymunlar olun, dedik 2/65, 7/166
“yahudi
veya hıristiyan olun ki doğru
yolu bulasınız,” dediler 2/135
Rabbe halis kullar olun 3/79
insafı
ayakta tutanlar olun 4/135, 5/8
sadıklarla
beraber olun 9/119
ey iman edenler … Allah’a
yardım edenler olun 61/14
ister
taş olun ister demir 17/50
Küniy
=====
Dedik ki: Ey
ateş, İbrahim için serin ve selametli ol! 21/69
Ard
=======
[“Ard”
kelimesi Kitap’ta yaklaşık 450 ayette geçmektedir. Kitap’ta bu
kelime birkaç manada kullanılıyor: 1) Yer küresi, arz, 2) Ülke -
ardil mısr,
3) Arazi, tarla, 4) Kozmolojik
çerçevede semavatın (uzayların) karşıtı olarak “kütlesi
olan maddi varlık”, yani “madde”. Ayrıca, dikkat etmek
gerekiyor ki, “ard” kelimesinin çoğulu da gene “ard”dır.
]
Sema
====
[Kur’an’da sema
kelimesi, “gökyüzü”, “güneş sistemini içine alan mekan”
(= semaed dünya), ve “uzay” manasına da gelebilir. Buna göre
bunun çoğulu olan semavat
kelimesi “uzaylar” manasına gelebilir.]